WP İçerik » Özel Dosyalar » MODERN ÇAĞIN EFSANESİ
Günümüz saat endüstrisinin en bilindik isimlerinden olan Franck Muller, arkasında inanılmaz bir hikâye barındırıyor. 30 senedir sektörün en komplike saatlerinin altında imzası olan fenomen girişimci, 10 bin frank karşılığında sattığı bir “Rolex & Franck Muller” ile başladığı yolda tüm hayallerini gerçeğe çevirirken, başardıklarıyla horoloji tarihine adını altın harflerle yazdırıyor.
Tarihin hemen hemen her döneminde, bilim ve sanatın o döneme yön veren kahramanları oldu. Hatta Albert Einstein, Leonardo da Vinci, Ludwig van Beethoven, Pablo Picasso, Fyodor Dosteyevski gibi ismi bir çırpıda akla gelen efsaneler, yalnızca yaşadıkları senelerle kalmayıp, gelecek kuşakları da etkileyecek bir miras bıraktı. Birçok bilim ve sanatın senteziyle ortaya çıktığı için tamamen kendine has bir zanaat olan mekanik saatçilik tarihinde de benzer kahramanlardan fazlasıyla var. Teknik keşif ve yeniliklerin yanı sıra horolojinin kültürel gelişimine de büyük ivme kazandıran bu isimleri listeleyecek olursanız, 20.yüzyılın unutulmaz figürleri arasında asla unutmamanız gereken birisi var: Franck Muller.

Aslında lüks saat dünyasına biraz olsun ilgi duyan herhangi bir insanın Franck Muller isminden haberdar olmama şansı yok. Bugün sektörün en prestijli saat üreticileri arasında kabul edilen dev marka, uluslararası bir fenomene dönüşmüş durumda. Ancak markanın kendi adını taşıyan kurucusunun hayatının satırbaşlarına göz attığınızda, sandığınızdan çok daha büyük ve etkileyici bir hikâyeyle karşılaşıyorsunuz. Kimi zaman John Harrison, Abraham-Louis Breguet, Christiaan Huygens, Pierre Le Roy, Ferdinand Berthoud, Charles Édouard Guillaume ve Abraham-Louis Perrelet gibi isimleri anımsatan bu hikâyenin başrol oyuncusu hakkında iki efsanenin yorumları aslında oldukça açıklayıcı. Michel Parmigiani, Franck Muller’in bugüne kadar gördüğü en yetenekli birkaç saat ustası arasında yer aldığını söylerken, çoklarına göre yaşayan en büyük usta olarak kabul edilen Philippe Dufour ise onu bir cümlede özetliyor: “Kesin olan bir şey var ki; Franck Muller diye bir insan olmasaydı, mekanik saatçilik asla bugün ulaştığı kültürel seviyeye yaklaşamazdı.”

EN TEMBELDEN EN ÇALIŞKANA
Franck Muller’i böylesine ayrıcalıklı yapan özelliklerini incelemek için, bu sayfalarda defalarca yaptığımız gibi 1970’li yıllarda başlayan Quartz Krizi’ne dönmemiz gerekiyor. 1958 yılında İtalyan bir anne ile İsviçreli bir babanın çocuğu olarak dünyaya gelen Franck, Cenevre Saatçilik Okulu’na (L’Ecole d’Horlogerie de Genève) başladığında, aslında İsviçre saat endüstrisi hiç olmadığı kadar kötü durumdaydı. Birbirinden ucuz ve dakik elektronik saatler dünyayı kasıp kavurduğu için, birçok köklü marka iflasın eşiğine gelmişti. Hatta 80 binden fazla personel işten çıkarılmış, mekanizmalar kiloyla satılır hale gelmişti. Ancak saat dünyasının en büyük müzayede şirketi Antiquorum’un en önemli uzmanlarından Nathan Schmulowitz, Franck’ın hayatını değiştirdi. Henüz 15 yaşında olan bu yetenekli çocuğun mekanik parçalara ne kadar yatkın olduğunu ilk görüşte fark eden tecrübeli yönetici, ona mutlaka şansını saatçilikte denemesini söyledi. “Ya yapamazsam?” sorusuna cevabı ise oldukça ironikti: “Başarısız olursan dert edeceğin bir şey yok. Çünkü muhtemelen sen mezun olduğunda bu sektörde yapacak bir iş olmayacak!”

Schmulowitz elbette ciddi değildi. Yalnızca Franck’ın da tıpkı kendisi gibi bir horoloji aşığı olup olmadığını görmek istiyordu. Zaten onun korkusu hiçbir zaman pilli saatler olmamıştı. Haklı olarak, herkesin mekanik saatçiliğe sırtını dönmesinden ve böylece bu alanın mirasını koruyacak kimse kalmamasından çekiniyordu. Belki de o yüzden, Franck Muller’in saf yeteneğini görünce ona sıkı sıkı sarıldı. Ve o gün haberi olmasa da, mekanik saatçiliğin bambaşka bir yöne evrilmesine neden oldu.

Henüz 16 yaşına yeni basmışken okula başlayan Franck, hızlandırılmış programla üç sene içinde mezun oldu. O süreçte öğrenciler arasındaki tüm yarışmaları kazandı ve mümkün olan tüm ödülleri evine götürdü. Oysa buradan önce hiç de iyi bir öğrenci değildi. Hatta çoğu zaman sınıfın en kötü öğrencileri arasında gösteriliyordu. Ağabeyi ise bir o kadar iyi bir öğrenciydi ve babası her zaman Franck’dan dert yanıyordu. Küçük oğlu yanına gelip Saatçilik Okulu’na gitmek istediğini söylediğinde, gözlerindeki ışığı gördü ve aldığı söz sonrasında ona hiç düşünmeden izin verdi. Franck ile yeni okuluna adım attığı ilk gün, hangi konuda yetenekli olduğunu ve neden dünyaya geldiğini anladı. Hayatı tepeden tırnağa mekanik saatlerden ibaret olmalıydı. Mezuniyetini gören babası belki çok fazla yaşayıp oğlunun geldiği noktayı göremedi ama Franck bir gün olsun onu mahcup etmedi.

YENİ BİR ROLEX
Franck, çoğu zaman eline geçen bir mekanizmayı en küçük parçasına kadar ayırıyor ve her bileşeni tek tek inceliyordu. Bunca parçanın bir araya gelerek hiç durmadan çalışmasına öylesine hayret ediyordu ki, mekanik saatleri olağanüstü birer mucize olarak tanımlıyordu. Bir yandan da kimseyle paylaşmasa da, sürekli kendi saatlerini üretmenin hayalini kuruyordu. Geleneksel İsviçre saatçiliğini modern dünyaya entegre etmek, kendi zaman felsefesini ortaya koymak istiyordu. Ancak yeterli parası olmadığı için bu rüya biraz beklemek durumunda kaldı. Ve burada hikâyeye Rolex katıldı.

“Okulda kazandığım ödüllerden biri de Rolex üretimi bir saatti” diyor Muller, kariyerinin ilk kilometre taşına dönerken. “O güne kadar marka değeri ve fonksiyonellik olarak Rolex’in dünyanın en iyi markası olduğunu düşünüyordum. Ancak saati koluma taktığımda çok “basit” olduğunu fark ettim. Kasayı açtım ve mekanizmayı büyütmeden, retrograde ibreleri olan sonsuz takvim fonksiyonu eklemeye karar verdim. Datejust mekanizmasının yerine kendi komplikasyonumu koyduğumda ortaya muhteşem bir sonuç çıktı. Unutmadan, 1978 yılında retrograde perpetual calendar bir kol saati olabileceği hakkında kimsenin fikri yoktu.”

Franck, hediye saatine yeni bir kadran tasarladı ve ‘Rolex and Franck Muller’ şeklinde imzalayarak Rolex mühendislerine götürdü. Genç usta, bu saati dev marka için üretebileceğini söyledi ama günlerce süren testlerin ardından teklifi geri çevrildi. Aldığı cevap kesinlikle mekanizmadaki bir sorunla ilgili değildi. “Bizim felsefemiz en sade ve güvenilir saatleri üretmek. Hatta bunu bir felsefe değil, din olarak bile değerlendirebilirsiniz.”

Ancak olan olmuştu ve kısa süre içinde koleksiyonerler bu sıradışı parçadan çok etkilendi. Kurmak istediği atölyenin ekipmanlarını alabilmek için saati 10 bin frank karşılığında satan cesur girişimci, böylece sermayesini çıkararak ilk büyük adımını attı. Tabii yıllar içinde bu alışverişin Franck için tuhaf bir yanı oluştuğunun da altını çizmek gerekiyor. Zira horoloji dünyasında çok iyi bilinen bir koleksiyonerin oğlu olan Francis Meyer, Franck Muller’den aldığı saati İtalyan bir distribütöre sattı. O ise tam 400 bin franga Monacolu bir koleksiyonere… Böylece beş sene boyunca, tarihteki en pahalı çelik saat rekorunu elinde bulunduran Franck, yıllar sonra saatin izini sürdüğünde bu kez New York’ta yaşayan bir Japon koleksiyonerin elinde olduğunu öğrendi. Oldukça cömert bir teklif yaptı ama yıllar önce ürettiği saati geri alamadı!

DOĞAL SELEKSİYON
Franck Muller’in “solo kariyeri” öncesinde çok önemli bir adımı daha oldu. Tamamen işin içine girebilmek için tarihi parçaları da incelemesi gerektiğini biliyordu ve Svend Anderson gibi kusursuz bir öğretmenin yanında, elinden sayısız mekanik saat harikası geçti. Buradaki en önemli nokta, Anderson’un mekanik saatçiliğin asırlık geleneksel yöntemlerinden asla vazgeçmemesiydi. Bugün başta Patek Philippe Müzesi olmak üzere dev müzelerde gördüğünüz birçok saati restore ettiği bu süreçte, Franck ondan çok şey öğrendi.

“Aslında benim hikâyemin başlangıcı ile geleneksel saatçiliğin sonunun gelmesi aynı günlere dayanıyor” diyen horoloji fenomeni o günleri anlatmaya devam ediyor. “Bildiğiniz gibi, eskiden saatler tepeden tırnağa el yapımıydı. Tasarımlar yalnızca ustaların zihinlerindeydi. Öylesine komplike mekanizmaları test edebileceğiniz bilgisayar programları yoktu. Aslında son ana kadar aylarınızı harcadığınız bir saatin çalışıp çalışmayacağını bilemezdiniz. Yüzyıllarca süren bu dönemin ardından Quartz Krizi geldi. Hemen ardından da bilgisayarlar… Bilgisayarlar sayesinde parçalar daha kolay üretilmeye başlandı. Teknisyenler ve mikro mühendisler artık üç boyutlu çizimlerle çalışmaya alıştı. Prototipler daha kolay üretildi. Uzun lafın kısası bu süreçte saat endüstrisi sonsuza dek değişti. Ama değişirken, tarifi kolay olmayan insan ruhundan, bu ruhun sahip olduğu entelektüel, kültürel birikimden, yaratıcılıktan, maharetten ve fizik kurallarına karşı koyan bir azimden de bir miktar götürdü.”

Franck Muller, işlerin ciddi anlamda ‘otomatikleştiği’ bu dönemde, Svend Anderson’un yanında geçirdiği yılları özetlemeye devam ediyor. “Aslında geleneksel saatçiliği öğrenme süreci, geçmişte Kung Fu ustalarının acımasız derslerine benziyor. Geçmişte horoloji dünyasında her şey elle yapıldığı için, içinde sayısız sır var. Tabii her ustanın da kendi sırları, ekipmanı ve yöntemleri bulunuyor. Bu sırları öğrenebilmeniz için ustanızla yakın çalışmalı, güvenilir olmalı ve yalnızca izleyerek hafızanıza kazıdıklarınızı hayata geçirecek kapasitede olmalısınız. Ben Anderson’un yaptığı her şeyi hemen masama gidip tekrarlardım. Gözümü geliştirmek için, asla lupla çalışmazdım. O da en küçük bir hata olduğunda, parçayı doğrudan çöpe atardı. Nihayetinde tarih boyunca uygulanan bu yöntemin çok sağlıklı olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu sayede süreç doğal bir seleksiyona dönüşüyor ve yalnızca gerçekten hak eden çıraklar zaman içinde bir saat ustası oluyor.”

YENİ BİR TOURBILLON
Svend Anderson’un yanında hayatını saatçiliğe adayarak kendisini çok geliştiren Franck Muller, bir yandan olağanüstü parçaları restore ederken diğer yandan üreteceği kol saatinin hayalini kuruyordu. Dahası, hiç olmadığı kadar yakın olan bu hayalin içinde gerçek bir devrim vardı. Franck Muller’in ilk saatinde, son iki yüzyıla damga vuran tourbillon komplikasyonu ilk kez kol saatinde kullanılacaktı.

Aslında sıradışı usta için tourbillonun yeri her zaman ayrı olmuştu. Elinden geçen onca cep saatinde en çok büyülendiği komplikasyon her zaman için tourbillondu. Ayrıca okuduğu yüzlerce kitap, tarih boyunca koleksiyonerlerin en çok bu prestijli komplikasyona ilhi duyduğunu gösteriyordu. 1801’de patenti alınan, zemberek, balans ve eşapmanı kendi ekseninde dönen bir kafeste bir araya getiren tourbillon, özellikle dikey konumdayken mekanik saatlerin hassasiyetini kayda değer oranda düşüren yer çekimi etkisini minimize ediyordu. Franck Muller, bu enteresan komplikasyonda fonksiyonellikten çok daha fazlasını gördü.

“Tourbillon icat edildiğinde, amaç hassasiyetin maksimuma çıkmasıydı. Ancak bugün tourbillon gerçeği çok ama çok farklı” diyor Muller ve devam ediyor. “Günümüzde gerçekten hassas bir saat istiyorsanız, ya quartz saat alırsınız ya da zamana cep telefonunuzdan bakarsınız. Oysa hedef asla hassasiyet değil, insanoğlunun neler yapabileceğini gösteren bu eşsiz sanat ve zanaatkârlığın duygusal bir boyutta müşteriye ulaşması. Ben bunu yıllar önce fark ettiğim için, tourbillonun en kolay görünen yerde olmasını istedim ve eski cep saatlerinin aksine kadranın ön kısmına koydum. Sonuçta müşteri bu pahalı alışverişi tourbillon için yapacaktı ve tourbillon saatin yıldızı olmalıydı. İlk günden beri felsefem değişmedi. Şu anda bile herhangi bir tourbillon modelimizi inceleyecek olursanız, o küçük kafeste başlı başına küçük bir evrene tanıklık edersiniz. Günümüz dünyasında insanlar yaşamdan keyif almayı çok iyi biliyorlar ve başarıları için bir sembol arıyorlar. Franck Muller tourbillonları, mükemmel detaylarıyla bu sembolün ta kendisi.” 

SAHNE ARKASI DEĞİL, SPOT IŞIKLARI!
Tam da o dönemde, Cenevre’de yaşayan üç bağımsız saat ustası Franck Muller, Svend Anderson ve Roger Dubuis ünlü dernekleri Cabinotiers de Genève’i yi kurdular. Michel Parmigiani ve Philippe Dufour ise Fleurier ve Le Sentier’de yaşadıkları için üye olamadılar ama meslektaşlarıyla daima irtibatta oldular. Dernekte mükemmel bir saati üretmek için gereken tüm unsurlar vardı ve sektördeki birçok kaliteli saatin arkasında bu ekip yer alıyordu. Ancak Muller için rüyanın gerçeğe dönüşme zamanı gelmişti ve arkadaşlarına kendi markasını kuracağını söyledi. Özellikle tourbillon komplikasyonu olan bir kol saati üreteceğini anlattığında, herkes ona deli olduğunu söyledi. Aslında o dönemde - hatta tarih boyunca - ustaların daima sahne arkasında olduğunu ve hemen hemen hiç tanınmadığını düşününce, tepkileri mantıklıydı ama Franck Muller kendisinden çok emindi ve artık bir yerden başlaması gerekiyordu. Ne de olsa Antoni Patek de kendi markasını kurmaya karar vermeden önce, yalnızca bir bireydi…

Dev markaların pazarlama bütçesinden yoksun olacağını çok iyi bilen Franck, üreteceği saatle sektörü alt üst etmek istiyordu. Böylece yalnızca tourbillon ile yetinmemeye ve jumping hour fonksiyonu da eklemeye karar verdi. Tabii analog göstergeler quartz saatleri çağrıştırdığı için, bu özel fonksiyonu klasik ibrelerle tasarladı. Tourbillon kafesi 60 saniyede bir turunu tamamladığında, her saatin sonunda bu enerjiyle ibreler de atlayacaktı. Saat 1984 yılında tamamlandı ve hemen satıldı. Artık gerisi çorap söküğü gibi gelecekti.

Aynı dönemde Muller ve arkadaşlarının derneği de iyiden iyiye ivme kazandı. Cenevre’deki saat müzesinin yıldönümü için 10 adetle limitli bir projeye imza atılırken, insanların hayran olduğu saatlerin arkasındaki insanlar belki de ilk defa fark edilmeye başlandı. Muller’in deyimiyle dev markaları “rahatsız eden” bu sürecin sonunda (1985), bugün hala 33 üyesiyle süregelen AHCI (Académie Horlogère des Créateurs Indépendants) organizasyonu kuruldu. Bir başka deyişle, bağımsız saat ustalarının bugün geldiği tahmin edilemez noktanın mimarlarından biri de Franck Muller’di.

DAHA KOMPLİKE, DAHA TİTİZ
Franck Muller, işlerin tahmin ettiğinden bile iyi gittiği bu dönemde horoloji dünyasını hayrete düşürmeye devam etti. Özellikle tourbillon, minute repeater ve perpetual calendar komplikasyonlarını dünyada ilk kez bir kol saatinde bir araya getirmesi, hem de tourbillon kafesini kadranın önüne yerleştirmesi akıl sınırlarını zorlayan bir üretimdi. Keza bir sonraki projesinde tourbillon ile bu kez split-seconds kronografı (aynı anda iki ölçüm yapılabilen kronograf fonksiyonu) bir araya getirmesi de… Öyle ki, yılın son günü gece yarısında tüm sonsuz takvim fonksiyonları ilerlediğinde, kullanıcı aynı anda split-seconds kronograf fonksiyonunu çalıştırsa bile genliğin düşmemesini sağlamıştı. Bu aslında onun yalnızca yeteneğini değil karakterini de ortaya koyuyordu. Bir saat için 100 binlerce frank harcayan bir müşteri, elbette en mükemmelini hak ediyordu. Muller, bu doğrultuda sürekli kendini geliştirdi. Daima bir öncekinden daha iyisini yaptı. Tabii dünyanın en önemli koleksiyonerleri de sık sık Cenevre’deki atölyesini ziyaret etmeye başladı.

1984 yılından günümüze kadar Franck Muller’in lüks saat dünyasının domine etmesinde, markanın “dünyada ilklerle” dolu akıl almaz üretimlerinin payı çok büyük. Ancak bir noktada maharetli usta saatlerine erişmenin çok zor olduğu konusunda öylesine çok sitem aldı ki, Valjoux 7750 bazlı erişilebilir komplikasyonlara imza atarak daha geniş bir kitleye ulaşmaya başladı. Özellikle split-seconds kronografın endüstriyel olarak üretilebilmesinde en büyük pay onundu. Tam bu dönemde, 2000’lerin Franck Muller’ini yaratacağı ortağı Vartan Sirmakes ile tanıştı. Aslında sektörün en önemli kasa üreticilerinden olan Sirmakes’i ismen biliyordu ama bir araya gelme şansları olmamıştı. Geldiklerinde ise Sirmakes’in teklifi oldukça ciddiydi: “Sen dünyanın en komplike mekanizmalarını üretiyorsun, ben ise en komplike kasalarını… Neden beraber uluslararası bir marka kurmuyoruz?”

KOMPLİKASYON USTASI
İki alanında uzman ismin ortak bir vizyonda buluşması zor olmadı ve 1991 yılında kurulan şirket üç sene sonra resmi olarak faaliyete geçti. Yüksek saatçilik dünyasının ciddi bir değişimden geçtiği bu dönemde, asırlık markalar bile oldukça zor günler geçirirken Franck Muller sektöre yeni bir soluk getirdi. İsviçreli markalar herhangi bir yenilik yapmak için dahi birkaç kez düşünürken, bu sıradışı marka tepeden tırnağa her şeyiyle yeniydi. Özellikle kıvrımlı gövdesi ve üç boyutlu çizgileriyle eşi benzeri olmayan Cintrée Curvex kasa formu ile sektörde ilk kez kullanılan kraliyet mavisi fazlasıyla dikkat çekiciydi. Tahmin edeceğiniz gibi, markanın alameti farikası ise elbette birbirinden etkileyici komplikasyonlar oldu. “Komplikasyon Ustası” (Master of Complications) sloganı son harfine kadar hak eden İsviçreli üretici, zaman içinde gittikçe büyüyerek üretimini tamamen bağımsız hale getirdi. 6 üretim tesisi, 500 personeli ve 100’ü aşkın ülkede 48 butik, 600 satış noktası ile yılda yaklaşık 40 bin saat üreterek 20 yılda eşi benzeri olmayan bir büyümeye imza attı. Bir yandan Crazy Hours ve Vegas gibi eğlenceli komplikasyonlar saat tutkunlarına keyif verirken, diğer yandan 36 komplikasyon ve 1,483 parçadan oluşan dünyanın en komplike saati Aeternitas Mega, markanın rüştünü defalarca ispatlamasını sağladı. Tabii Franck Muller’in CV’si başlı başına bunun için yeterli değilse…

Günümüz saat endüstrisinin en büyük başarı hikâyesi olarak tanımlanabilecek Franck Muller, geride bıraktığı 55 senede hem en büyük rüyasını gerçeğe dönüştürdü hem de İsviçre saatçiliğinin geldiği ayrıcalıklı noktada büyük pay sahibi oldu. Okuduklarınızı şöyle bir gözden geçirince, zamanının Abraham-Louis Breguet’i tabiri hiç de abartılı gelmiyor değil mi?


Franck Muller Giga Tourbillon
Kusursuz İhtişam

Horoloji tarihinin en prestijli komplikasyonu olarak bilinen tourbillonu kol saatlerine entegre ederek tarihe geçen Franck Muller, hala bu konuda yeni adımlar atmaya devam ediyor. 20 mm çapıyla sektörün bugüne kadar üretilmiş en büyük tourbillon mekanizmasına sahip olan Giga Tourbillon bunun en iyi ispatı olsa gerek.

Başlı başına kimi kadın saatlerinden bile daha büyük bir tourbillona ev sahipliği yapan Franck Muller üretimi, markanın ikonik “curvex” kasa formunda hayat buluyor. Birçok farklı varyasyonu olan model, gösterişli tasarımı ve olağanüstü dekorasyonuyla gövde gösterisi yaparken, özellikle tourbillon kafesinde göze çarpan F ve M harfleri Franck Muller’in tarihe kazınan bir imzası oluyor. 

Böylesine özel bir üretimin kalbinde de ayrıcalıklı bir mekanizma var. Muadillerinden çok daha büyük olan sıradışı tourbillon aynı zamanda daha yüksek güç rezervi gerektirdiği için, Franck Muller mühendisleri kalibrede 16 mm çapında dört yay tamburu kullanıyor. Standardın 4 mm üstünde olan bu rakam bir yandan kurmalı kalibreye dokuz günlük güç rezervi sağlarken, diğer yandan Giga Tourbillon’un stabil bir güçle çalışmasını sağlıyor. Saat 12 pozisyonundaki logonun hemen altında güç rezervi göstergesinin bulunması da markanın hiçbir detayı atlamadığını gösteriyor.
 
franck1 franck2 franck3 franck4 franck5 franck6 franck7 franck8 franck9
MODERN ÇAĞIN EFSANESİ
Günümüz saat endüstrisinin en bilindik isimlerinden olan Franck Muller, arkasında inanılmaz bir hikâye barındırıyor. 30 senedir sektörün en komplike saatlerinin altında imzası olan fenomen girişimci, 10 bin frank karşılığında sattığı bir “Rolex & Franck Muller” ile başladığı yolda tüm hayallerini gerçeğe çevirirken, başardıklarıyla horoloji tarihine adını altın harflerle yazdırıyor.
125 SENELİK İHTİŞAM
Bundan 125 sene önce, 29 Eylül’de Girard-Perregaux “La Esmeralda” ile Paris’te altın madalyaya layık görülmüştü. Üç köprülü tourbillon tasarımıyla tüm zamanların en değerli saatçilik ikonları arasında yer alan unutulmaz parça, hala ihtişamından en ufak bir şey kaybetmemiş durumda.
35 YILLIK DENEYİM
35 sene boyunca dünyanın en prestijli saat mağazalarından Les Ambassadeurs’ün vitrinlerini yapan Hildegard Duflos, Ağustos ayında Mustafa Eliaçık’ın davetlisi olarak İstanbul’a geldi. Tecrübeli tasarımcı, ziyaretinde yeni açılan Ulysse Nardin butiğiyle özel olarak ilgilendi.
BAŞARININ SIRRI HUZUR
Bugüne kadar İsviçre'de herhangi bir saat fabrikasını ziyaret etme fırsatınız olduysa, ilk fark ettiğiniz şey sakin, dingin ve huzurlu bir ortam olmuştur. Sahiden de dünyanın en kaliteli saatleri İsviçre kasabalarının kendine has ortamında hazırlanırken, ortaya çıkan sofistike sonuçlarda aslında üretildiği yerin özelliklerini taşıyor. Özel dosyamızın ilk bölümünde, en çarpıcı fabrikalardan 12'sini sizler için derledik.
MÜZE PARÇASI
Esperanto kelimesinden gelen ismi “daima hareket eden” anlamına gelen ve tarihinde Polyplan ve Ermeto gibi iki efsanevi saat yer alan Movado’nun günümüze kadar taşıdığı en ikonik parçası ise elbette Museum.
İKONİK TİMSAH
Bir bakışta tanınan logosu ve üretim kalitesiyle 90 yıldır daima fark yaratan Lacoste, saat sektöründe de standartlarından ödün vermiyor. Arkasında Movado Grubu olan prestijli marka, her geçen gün daha çok saat tutkununu kendisine çekiyor.
SIFIR HATA PAYI
Pontos koleksiyonuyla birkaç yıldır spor saatlerine damga vuran Maurice Lacroix, yeni işbirliğiyle pozisyonunu iyiden iyiye güçlendiriyor. Red Bull Cliff Diving World Series’in resmi sponsoru olan İsviçreli üretici, en küçük hata payına yer olmayan sıradışı spora verdiği destekle üretim felsefesi hakkında ipuçları veriyor.
SÜPER KAHRAMAN
Kering’in Ulysse Nardin’i satın almasıyla belki dev marka için yepyeni bir sayfa açıldı ama “Schnyder Dönemi” sonsuza kadar horoloji tarihinde altın harflerle yazılı kalacak. Markanın bundan sonra yapacakları ise onun huzur içinde uyumasını sağlayacak.
ERİŞİLEBİLİR KALİTE
Geçtiğimiz aylarda Tempus Saatçilik aracılığıyla Türkiye pazarına giren İsviçreli marka Claude Bernard’ın üretim felsefesi çok açık: Geleneksel zanaatkârlıkla birbirinden kaliteli İsviçre saatleri üretmek ve bu saatleri insanlara erişilebilir fiyatlarla ulaştırmak.
ZAMANIN BAŞLADIĞI YER
İsviçreli saat devi Raymond Weil’in torunları Elie ve Pierre Bernheim’ın yetenekleri ve tecrübelerini bir araya getirerek yarattıkları yeni markaları 88 Rue Du Rhone, son birkaç ayda faaliyetlerine iyiden iyiye hız verdi. Dünya vitrinleriyle aynı anda Türkiye pazarına da “merhaba” diyen 88 Rue Du Rhone, önümüzdeki dönemde çok konuşulacak gibi gözüküyor…
1234567
Watch Plus
İstanbul Ofis: Kervangeçmez Sok. Dilan Sitesi B2 Blok Kat:2 No:4 Mecidiyeköy
Ankara Ofis: Mithatpaşa Cad. 31/16 Kızılay
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Powered by .NET